İBRAHİM UYSAL

Tarih: 03.03.2026 11:12

HOŞ GELDİN KAOS

Facebook Twitter Linked-in

İnsan, yarınlar olduğu için hep inanır ve yaşar; buna da umut denilir. Hani bir zamanlar Cem Karaca'nın seslendirdiği bir şarkı vardı "Tamirci Çırağı", orada derdi ki, "Gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar/ Umut gönlümün ekmeği, umar ha umar umar"!..Evet maalesef ki, insanoğlu da hep yarınlardan bir şeyler bekler ve umar ha umar umar.

      Herkesin bir umudu olduğuna göre, bu nereye varır, ne işe yarar o kısmı da tartışılır. Peki bu karmaşa nereye varır ya da varacak!..

Aslında bu sorunun yanıtını insan, insanlığın evriminde, geçmişinde, yaşamında vermiştir.

     İnsanlık avcı toplayıcı toplumdan, tarım/ yerleşik topluma neden geçmiştir diye sorarsak, yanıtı tam da buradadır.

Çünkü avcı toplayıcı toplum bireysel bir toplumdur, güçlü isen ayakta kalırsın, güçlü isen neslini sürdürebilirsin, güçlü isen yaşayabilirsin. Mağaralar, ağaç kovukları kime ne yetecek ki, işte bu insanoğlunu evrimleşmeye, sosyalleşmeye ve bireysel değil, birlikte yaşamaya zorlamıştır.

      Peki bu bir çözüm olmuş mudur? Elbette ki hayır.

      Jean-Jacques Rousseau 1762 yılında yayımladığı Toplum Sözleşmesi yapıtında, bu konuda şunlardan söz eder:

     "Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara; sakın dinlemeyin bu sahtekarı, meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı, işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı"!..

     İnsanların huzur ve mutluluk içinde, üretkence birlikte yaşayabilmeleri için, siyasi bir sistemin kurulabilmesi için en iyi yöntemin toplumsal bir sözleşmeye gerek olduğundan söz eder. Bu doğrudur da!..

      Burada Rousseau, sınıf ayrımı gözetmeksizin her bireyi kanun önünde ve kamuda eşit bireyler olması gerektiğini savunur. 

       Toplum içinde bireyler doğal olarak önce kendi çıkarlarını düşünürler ve kollamak isterler; ne zamana kadar? Bireysel düşünmekten çıkıp, toplumsal düşünmek ise toplumsal bir eğitim ile olur, bunu da ancak bir SOSYAL DEVLET yapar. 

     Sonuçta bu ise bir sistem sorunudur. 

      Üretim araçlarının ve ilişkilerinin bireyselleştiği kapitalist sistem içinde, genel anlamda toplumsallıktan söz edilemez. Çünkü sistemin amacı toplum değil, sisteme hakim olanların çıkarlardır. İşin kötüsü, bu durum eğitim, inanç gibi unsurlar ile toplumun beynine işlenir ve kabul görmesi sağlanır.

      Kişisel olarak ben 2000'li yıllardan çok umutlu idim. Kendim için, toplum için, ülkem için hatta dünya için.

      Ne yazık ki gelinen durum, bende çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

      İnsan yaşamının ilk günlerinden bu yana binlerce yıldır, insanoğlu hep bir şeylere inanmış ve tapınmıştır. Bu durum da, toplum bireylerinin kendi aralarında yaptıkları, yaşadıkları bir toplumsal sözleşmedir. 

      Bu sözleşme ne zaman bozulur ya da bozuldu; inançların ve kutsal kitapların belli çıkar gruplarının çıkarları doğrultusunda yorumlanmaya ve toplumun ikna edilmeye başlanması ile. 

     Hiçbir dinin ilk çıkışında mezhep, tarikat ve uleması yoktur. Bunlar inanç sisteminden yararlanmak isteyen çıkar gruplarının zamanla örgütledikleri ve eğitimsiz halkı da bir şekilde yanlarına çekip oluşturdukları yapılar ve sistemlerdir.

      Bugün İran'da yaşanan durumun, böyle bir sürecin en hazin resmidir.

       Yüzlerce yıllık (MÖ.7 yy) İran tarihi içinde, MS.7'inci YY'da islamlaşma süreci başlar, 11-14 yy arası Selçuklu ve Moğolların hükümranlığı sürer, Şâh İsmail (Hatâyî) Erdebil Tekkesinin şeyhi ve Safevi Devleti'nin kurucusu olarak, İran Devletinin tarihinde önemli bir yer tutar.

      Bütün kadim devletler gibi günümüz İran'ın tarihi de 16. yüzyılda o topraklarda yaşayan Safevî hanedanının, On İki İmam Şiiliğini resmi mezhep  kabul etmesi ile başlar. Yörede yaşayan Avşarlar ve Kaçarlar, sırası ile devlet yönetimini  20'inci yüzyılın başlarına kadar taşırlar. 

     Bu sırada İran'ın komşusu olan Türkiye'de bir ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI verilir ve Cumhuriyet ilan edilir. Bu süreç de,  İran'da  bir Meşrutiyet Devrimi yaşanmasına sebep olur. 1925'lere gelindiğinde ise,  Rıza Pehlevi, son Kaçar şahını tahttan indirerek Pehlevî Hanedanlığını kurar. kurmasıyla yeni bir dönem başladı. 

       Dönemin Başbakanı Muhammed Musaddık, 1953'de petrolleri devletleştirince, önemli bir kazanç kapıları kapanan İngiltere ve Amerika, bir darbeyle Şah rejimini devirir ve 1979'daki İran Devrimi denilen sürecin sonunda, monarşi yıkılır ve  Humeyni'nin Dinî Liderliğinde,  İRAN İSLAM CUMHURİYETİ  kurulur. 

     Dünya KAPİTALİST sistemi 1980'lere gelindiğinde artık EMPERYALİST aşamaya geçmiştir. Kuralı koyup, ülke içinde ki "maşaları" ile iktidarı yönetmeye başlamışlardır. Böyle bir sürecin sonucunda Irak, İran'ı işgal eder ve her iki ülke açısından sonuç alınamayan ama sekiz yıl süren bir İran-Irak Savaşı yaşanır.

       Artık Ortadoğu ve Afrika hakim emperyalist güçlerin at oynattıkları, petrol gelirlerine el koydukları bir bölge olmuştur. Komşu devletler arası savaşlar (Irak-İran), iç savaşlar (Suriye) ve ayaklanmalar ülkelerin kaderlerini halklarının lehine değil, emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda değiştirmiştir.

        Emperyalist devletlerin dünya hakimiyetini ele geçirme çabaları, silahlanmayı hızlandırmış, bunun sonucunda da yeni kaynaklar için sömürülecek devletler ve bölgeler arnmış ve yaratılmaya başlanmıştır.

        Amerikanın sömürülecek petrol gelirlerine, İsrail'in de Yahudi inancına göre Tevrat'ta  Allah'ın Hz. İbrâhim'e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği ARZ-I MEV-UD hayalini gidecek yol diye düşündüğü süreç, ABD-İSRAİL'in İRAN'a füzeler ile saldırmaları ile yepyeni bir boyuta gelinmiştir. 

      Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, dünya Kapitalist sermayesini kontrol edenler ile Arz-ı Mev'ud idealini güden/sürdürenlerin aynı kişiler olması; süreci kontrollerinde yönetmeleri, insanın aklına Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında elde edilen kazanımların yeni bir savaş süreci ile başka bir boyuta tanımak istendiğini düşündürmektedir.

        Zamanında İran Şahını iktidara taşıyanların da, onu devirip Humeyni'ye İSLAM CUMHURİYETİNİ kurduranların da, bugünde İRAN merkezli Ortadoğu'daki savaşın bir tarafının aynı güçler olması ne garip değil mi?

        Her ne kadar bu günler Türkiye'de de etnik, mezhepsel ve inançsal bir şeyler kazınmaya çalışılsa da, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ne köklü bir CUMHURİYET kurduğu her geçen gün, herkes tarafından bir kez daha iyi anlaşılmaktadır.

      UMARIM!...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —